Mehmet Emir Aksoy’un kaleme aldığı değerlendirme şöyle:
“Türkiye’nin 2025 nüfus verileri ilk bakışta artışı işaret ediyor. Nüfus bir yılda 427 bin kişi artarak 86 milyonun üzerine çıkmış durumda. Yıllık artış hızının binde 5’e yükselmesi, yüzeyde bakıldığında canlı bir tablo sunuyor. Ancak nüfus, sadece artan bir rakam değil; aynı zamanda üretimle, tüketimle ve hayatın sürdürülebilirliğiyle kurulan ilişkinin aynasıdır.


Türkiye’nin uzun vadeli nüfus haritasına bakıldığında, sessiz ama derin bir yön değişikliği görülüyor. 1927’de nüfusun yaklaşık yüzde 75’i köy ve beldelerde yaşıyordu. 2025 itibarıyla bu oran yüzde 6 seviyesine kadar gerilemiş durumda. Bu değişimi yalnızca şehirleşme başlığı altında okumak eksik olur. Çünkü köyden kente göç, aynı zamanda tarımsal kalkınmadan uzaklaşmayı ve üretimle kurulan bağın zayıflamasını da beraberinde getiriyor.


2012 yılında büyükşehir düzenlemesiyle birçok köyün idari olarak mahalle statüsüne alınması, istatistiklerde bir eşik yarattı. Ancak sahadaki gerçeklik, rakamların ötesinde ilerledi. 2012’de köy ve belde nüfusu yüzde 22 düzeyindeyken, bugün gelinen noktada bu alanların fiilen de hızla boşaldığı görülüyor. Toprağın başında kalan nüfus yaşlanırken, üretim sürekliliği zayıflıyor; tarım, kalkınmanın taşıyıcısı olmaktan çıkıp giderek daha kırılgan bir alan hâline geliyor.


Bu dönüşüm, doğrudan mutfağa yansıyan bir sonuç üretiyor. Türkiye’nin son yıllarda gıda enflasyonunda dünyada ilk sıralarda yer alması, yalnızca küresel dalgalanmalarla açıklanabilecek bir tablo değildir. Köyden kente göç arttıkça, üretim ile tüketim arasındaki mesafe açılıyor. Bu mesafe büyüdükçe, gıdaya erişim bir bolluk meselesi olmaktan çıkıp, bedeli giderek artan bir ihtiyaç hâline geliyor. Mesele artık ne kadar nüfusumuz olduğu değil, bu nüfusu hangi üretim zeminiyle besleyebildiğimizdir.


Nüfus artarken tarımsal üretimin aynı ölçüde sürdürülememesi, şehirleri daha kalabalık ama daha kırılgan hâle getiriyor. Köyün çözülmesi, yalnızca kırsalın değil; şehirde yaşayan milyonlarca insanın sofrasını, pazar fiyatlarını ve hayat maliyetini doğrudan etkileyen bir sürece dönüşüyor. Bu nedenle köy nüfusundaki düşüş, istatistiksel bir ayrıntı değil; ekonomik ve sosyal dengeleri belirleyen yapısal bir göstergedir.


Türkiye’nin nüfus verileri bugün bir alarmdan çok, sessiz bir uyarı niteliği taşıyor. Nüfus artıyor; ancak bu artış toprağa, üretime ve yerleşik hayata aynı ölçüde yansımıyor. Köy, yalnızca bir yerleşim biçimi değil; üretimin ve beslenme güvenliğinin en sade ama en stratejik halkasıdır.


Toprağın terk edildiği, üretimin seyrekleştiği bir ülkede nüfus artışı, refahın değil; maliyetin habercisidir.”