ABD ile İran arasında yürütülen temaslar, yüzeyde nükleer dosya üzerinden ilerliyor görünse de, gerçekte mesele çok daha geniş bir jeopolitik çerçeveye oturuyor. Bugün konuşulan yalnızca uranyum zenginleştirme oranları değil; Körfez’in güvenliği, İsrail’in kaygıları, enerji hatları, yaptırımların geleceği ve bölgesel güç dengeleridir.


Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki görüşmelerde tarafların “kılavuz ilkeler” üzerinde belirli bir ilerleme kaydettiği ifade ediliyor. Ancak sahadaki askeri hareketlilik, diplomasinin henüz güven üretmediğini gösteriyor. Washington, askeri varlığını bölgede diri tutarak müzakere masasındaki elini güçlendirmeye çalışırken; Tahran da hem bölgesel aktörler üzerinden hem de iç kamuoyuna dönük söylemle geri adım atmadığını göstermek istiyor.


Bu tablo, aslında klasik bir “müzakere eşliğinde baskı” stratejisidir. Taraflar masada konuşurken sahada pozisyon alır. Çünkü mesele yalnızca teknik bir nükleer anlaşma değildir; mesele, 2018 sonrası dağılan güven zemininin yeniden kurulup kurulamayacağıdır.


Tam da bu noktada Ankara’nın rolü önem kazanıyor.


Türkiye, İran ile doğrudan sınırı olan; ABD ile NATO müttefikliği bulunan; aynı zamanda Körfez ve Kafkasya denklemlerini yakından etkileyen bir devlettir. Türkiye açısından mesele taraf olmak değil, istikrar üretmektir. Devlet aklı burada duygusal reflekslerle değil, jeopolitik gerçeklikle hareket eder.


Ankara’nın temel öncelikleri üç başlıkta toplanabilir:


Birincisi, bölgesel bir sıcak çatışmanın önlenmesi. İran–ABD geriliminin askeri boyuta taşınması; enerji hatlarını, ticaret yollarını ve Türkiye’nin doğrudan güvenliğini etkiler. Böyle bir senaryo, yalnızca Körfez’i değil, Doğu Akdeniz ve Irak-Suriye hattını da dalgalandırır.


İkincisi, enerji ve ekonomik dengeler. İran’a yönelik yaptırımların seyri, bölgesel ticareti ve enerji piyasalarını doğrudan etkiler. Türkiye, yaptırım–ticaret–denge üçgenini geçmişte olduğu gibi dikkatli yönetmek zorundadır.


Üçüncüsü ise stratejik denge politikasıdır. Ankara, Washington ile ilişkilerini yürütürken Tahran ile diyaloğu koparmayan nadir başkentlerden biridir. Bu durum Türkiye’ye zaman zaman arabulucu, zaman zaman dengeleyici bir alan açmaktadır.


Bugünkü görüşmelerden henüz kapsamlı bir anlaşma çıkmış değildir. Ancak tarafların diyaloğu sürdürmesi, askeri seçeneğin masadan tamamen kalkmasa da ertelendiğini gösteriyor. Bu bile başlı başına önemlidir. Çünkü bölgede kontrolsüz bir tırmanma, yalnızca iki aktörü değil; Irak’tan Lübnan’a, Körfez’den Kafkasya’ya kadar geniş bir coğrafyayı etkiler.


Türkiye’nin yaklaşımı net olmalıdır: Gerilim değil, istikrar; bloklaşma değil, denge; kriz değil, kontrollü diplomasi.
Devletler duygularla değil çıkarlarla hareket eder. Türkiye’nin çıkarı ise komşu coğrafyada yangın değil, denge üretmektir. Bu nedenle Ankara, hem Washington hem Tahran ile temas kanallarını açık tutarak, bölgesel aklı soğutma yönünde pozisyon almaya devam edecektir.


Ortadoğu’da barış bir temenni değil; güç dengelerinin doğru okunmasıyla mümkündür. Türkiye’nin yapması gereken, bu dengeyi soğukkanlılıkla okumak ve kendi stratejik alanını genişletmektir.
Bugün yürütülen ABD–İran görüşmeleri, yalnızca iki ülkenin değil; bölgesel düzenin geleceğini belirleyecek bir sürecin parçasıdır. Ankara için mesele, bu süreci izlemek değil; doğru yerde, doğru ağırlıkla etkileyebilmektir.

Uluslararası İlişkiler Uzmanı
Mehmet Emir AKSOY