Ancak böylesi kırılma anlarında asıl belirleyici olan yalnızca halkın cesareti değil, bu cesareti siyasal bir iradeye dönüştürebilecek liderliğin varlığıdır. İşte tam bu noktada Şah Pehlevi’nin ismi yeniden gündeme gelmektedir. Pehlevi, İran sınırlarının ötesinden yaptığı açıklamalarla bu kitlenin doğal lideri olduğunu ima etmekte, süreci yönlendirmeye çalışmaktadır. Ne var ki liderlik, uzaktan verilen mesajlarla inşa edilebilecek bir olgu değildir.


İran sokaklarında insanlar hayatlarını ortaya koyarken, sürgünden yürütülen bir liderlik iddiası ciddi bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıyadır. Halk kurşunun önünde yürürken, liderin güvenli coğrafyalardan çağrı yapması, fedakârlık ile iddia arasındaki mesafeyi büyütmektedir. Tarihsel deneyim açıkça göstermektedir ki; kriz dönemlerinde halk, sözden çok duruşa bakar. Kim nerede duruyor, hangi riski alıyor, hangi bedeli paylaşıyor; meşruiyet bu soruların cevabında şekillenir.


Burada mesele Pehlevi’nin soyadı ya da geçmişle kurduğu bağ değildir. Asıl mesele, sorumluluğun nerede ve nasıl üstlenildiğidir. Eğer biri İran halkını yönetme iddiasındaysa, bu iddia İran toprağında sınanmalıdır. Ailesinin tarihsel mirasını sahiplenmek, sadece sembolik bir çağrıyla değil, fiilî bir kararlılıkla mümkündür. Gerekirse bu kararlılık, canı ortaya koymayı da içermelidir.


Uzaktan kumandayla yönetilmeye çalışılan muhalefet, baskıcı iktidarlar için gerçek bir tehdit oluşturmaz. Aksine, öfkenin dağılmasına ve yönsüzleşmesine hizmet eder. İran halkı bugün bir figürden ziyade, önünde yürüyen bir irade aramaktadır. Sloganı atanla bedeli ödeyenin aynı safta olmadığı bir hareket, uzun vadede siyasal bir karşılık üretemez.


Eğer Pehlevi gerçekten İran’ın geleceğinde söz sahibi olmak istiyorsa, liderlik iddiasını ekranlardan değil, sokaklardan kurmak zorundadır. Aksi hâlde bu iddia, tarih önünde bir liderlik teklifi değil, mesafeli bir seyircilik olarak kayda geçecektir. Çünkü İran’da bugün liderlik, uzaktan konuşmakla değil; ateşin içine girmeyi göze almakla ölçülmektedir.