İSRAİL TÜRKİYE’Yİ İRAN MI SANIYOR? ANKARA’NIN GÖRÜNMEYEN GÜCÜ

Türkiye-İsrail hattında gerilim yeniden yükselirken tartışmalar giderek aynı soruya kilitleniyor: Olası bir çatışmada kim üstün gelir?

Bence yanlış soru tam olarak bu.

Çünkü devletler arası mücadele yalnızca uçak, füze, mühimmat veya teknoloji üzerinden okunamaz. Savaşın ilk cephesi bazen henüz savaş başlamadan, karargâhlardaki hesap masalarında kurulur.

İsrail'in askerî ve teknolojik kapasitesini küçümsemek büyük bir hata olur. İstihbarat, hava gücü, elektronik harp, hassas vuruş kabiliyeti ve ABD ile kurduğu stratejik ilişki İsrail'in önemli avantajlarıdır.

Ancak aynı ölçüde büyük bir hata da Türkiye'yi İran'la aynı stratejik kategoriye koymaktır.

Türkiye İran değildir.

Türkiye bir NATO ülkesidir. On yıllara yayılan ittifak tecrübesi, güçlü hava ve deniz unsurları, gelişen savunma sanayii, geniş coğrafi derinliği ve farklı bölgelerde aynı anda diplomasi yürütebilme kapasitesi bulunmaktadır.

Üstelik Türkiye'nin savunma sanayiindeki dönüşüm artık yalnızca birkaç platform üzerinden değerlendirilebilecek bir mesele değildir. Türkiye giderek daha fazla kendi teknolojisini geliştiren, üreten ve ihraç eden bir güvenlik aktörüne dönüşmektedir.

Fakat asıl mesele burada da bitmiyor.

Çünkü Türkiye'nin gücünü yalnızca silahlarında aramak eksik kalır.

Ankara'nın görünmeyen gücü çok katmanlı stratejik kabiliyetidir.

İsrail'in sahip olduğu teknolojik üstünlük, kısa süreli ve yüksek hassasiyetli operasyonlarda önemli bir avantaj sağlayabilir. Ancak uzun süreli, yüksek yoğunluklu ve çok boyutlu bir çatışmanın maliyeti başka bir hesap çıkarır.

Coğrafya burada yeniden konuşmaya başlar.

Kritik altyapıların sınırlı bir alanda yoğunlaşması, enerji ve su güvenliği, deniz ulaşımı, ekonomik dayanıklılık ve toplum psikolojisi; savaş uzadıkça askerî kapasite kadar önemli hâle gelir.

Türkiye'nin avantajı ise yalnızca geniş coğrafyası değildir. Türkiye, krizleri farklı cephelerde değerlendirebilen ve değişen dengelere göre pozisyon alabilen köklü bir devlet geleneğine sahiptir.

Burada tarihsel bir ayrımı da doğru yapmak gerekir.

Modern İsrail Devleti 1948'de kuruldu. Türk devlet geleneğinin siyasi ve askerî tecrübesi ise yüzyıllara uzanıyor.

Bu, İsrail'in tecrübesiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine İsrail, kuruluşundan itibaren güvenlik merkezli olağanüstü bir devlet kapasitesi geliştirmiştir.

Ancak devlet olmak başka, devlet tecrübesini yüzyıllar boyunca biriktirmek başkadır.

Bu nedenle Ankara'nın hedefi savaş istemek değil, savaş ihtimalini karşı taraf açısından rasyonel olmaktan çıkarmak olmalıdır.

İsrail açısından da Türkiye'yi yalnızca mevcut uçak ve füze dengesi üzerinden okumak stratejik bir yanılgıya dönüşebilir.

Çünkü Türkiye'nin bütün kapasitesi savaş başlamadan önce masanın üzerinde görünmez.

Bazen en önemli caydırıcılık, karşı tarafın neyle karşılaşacağını tam olarak bilememesidir.

Bugün Türkiye-İsrail denklemindeki en tehlikeli silah füze değildir.

En tehlikeli silah yanlış hesaptır.

Devlet aklı ise gücü bağırarak göstermek değil, karşı tarafa doğru hesabı yaptırmaktır.

Türkiye'nin gerçek caydırıcılığı da tam burada başlar.