NATO Zirvesinin Kazananı Kim?
Uluslararası zirveler çoğu zaman sonuç bildirgeleriyle değil, liderlerin verdiği mesajlarla okunur. Bu nedenle son NATO Zirvesi'nin en dikkat çekici yönü, satır aralarına gizlenmiş diplomatik atmosfer oldu.
Zirvenin en önemli başlıklarından biri, hiç kuşkusuz Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki temaslardı. Geçmiş yıllarda Trump diplomasisi denildiğinde akla gelen sert çıkışlar, ani restleşmeler ve kamuoyu önünde baskı kurmaya dayalı siyaset bu kez belirgin şekilde görülmedi. Bunun yerine daha kontrollü, karşılıklı çıkar alanlarını önceleyen ve müzakere kapısını açık bırakan bir yaklaşım dikkat çekti.
Bu tablo, Ankara-Washington hattında tüm sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Ancak iki liderin, mevcut jeopolitik şartların dayattığı gerçekçilik doğrultusunda hareket ettiği söylenebilir. Karadeniz'den Orta Doğu'ya, enerji güvenliğinden terörle mücadeleye kadar uzanan geniş bir coğrafyada Türkiye'nin oynadığı rol artık göz ardı edilebilecek bir seviyede değildir.
Batı ittifakı da bunun farkında görünüyor. Avrupa güvenliği yeniden şekillenirken Türkiye, yalnızca NATO'nun güney kanadını koruyan bir müttefik değil; aynı zamanda kriz yönetebilen, diplomasi üretebilen ve savunma sanayisiyle caydırıcılık sağlayan bölgesel bir güç olarak öne çıkıyor.
Son yıllarda Türk savunma sanayisinde yaşanan gelişmeler, NATO içerisinde de dikkatle takip ediliyor. Yerli üretim kapasitesinin artması ve operasyonel kabiliyetlerin güçlenmesi, Türkiye'nin ittifak içindeki ağırlığını artıran önemli unsurlar arasında yer alıyor.
Bu çerçevede zaman zaman gündeme gelen S-400 meselesi de farklı bir perspektifle değerlendirilebilir. Sistemin geleceğine ilişkin çeşitli senaryolar uluslararası basında tartışılıyor. Bunlardan biri de S-400'lerin üçüncü bir ülkeye devredilmesi ihtimali. Böyle bir adım, hukuki, siyasi ve teknik boyutları nedeniyle kolay bir süreç olmasa da, uluslararası ilişkilerde benzer savunma sistemlerinin el değiştirdiği örnekler bulunmaktadır. Dolayısıyla, tarafların ortak çıkar üretmesi hâlinde bu seçeneğin tamamen göz ardı edilmesi de gerçekçi olmayacaktır. Ancak bu konuda verilmiş resmî bir karar bulunmadığını da özellikle vurgulamak gerekir.
NATO Zirvesi'nin ortaya koyduğu en önemli gerçek ise şudur: Türkiye artık sadece kararları uygulayan bir ülke değil, karar süreçlerini etkileyen aktörlerden biridir. Ankara'nın masadaki ağırlığı, sahip olduğu coğrafi konumdan olduğu kadar izlediği çok yönlü dış politikadan da beslenmektedir.
Bugün Batı'nın güvenlik mimarisi yeniden inşa edilirken Türkiye'siz bir denklem kurmanın kolay olmadığı bir kez daha görülmüştür. Bu durum yalnızca askeri kapasitenin değil, diplomatik etkinliğin de doğal sonucudur.
Önümüzdeki dönemde Türkiye-ABD ilişkilerinin tamamen sorunsuz ilerleyeceğini söylemek için erken olsa da, son zirvenin ortaya koyduğu atmosfer tarafların gerilim yerine diyalogu tercih ettiği yeni bir dönemin işaretlerini vermektedir.
Diplomaside bazen en güçlü mesaj, yüksek sesle söylenen sözler değil; yaşanmayan krizlerdir. NATO Zirvesi de belki tam olarak bunun örneğini ortaya koymuştur.




