Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) aracılığıyla Libya’da kara ve açık deniz sahalarında hidrokarbon arama ruhsatı alınması, Ankara’nın enerji politikasının artık savunmacı değil, proaktif bir karakter kazandığını gösteriyor. Bu gelişme, teknik bir enerji yatırımı olmanın ötesinde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika hattında jeopolitik konumunu tahkim eden bir devlet refleksidir.
Enerji, Türkiye için salt ekonomik bir başlık değildir; doğrudan millî güvenlik meselesidir. Enerjiye bağımlı ülkelerin kriz dönemlerinde nasıl kırılganlaştığı yakın dönemde açık biçimde görülmüştür. Bu nedenle Ankara, enerji arzını çeşitlendirme politikasını bir tercih değil zorunluluk olarak ele almaktadır. Libya’da alınan her yeni ruhsat, Türkiye’nin enerji arz güvenliğine eklenen yeni bir sigorta poliçesidir. Bu sigorta yalnızca bugünü değil, gelecek on yılları güvence altına alma iddiası taşımaktadır.
Bu stratejik çerçeve, Türkiye’nin Azerbaycan ile kurduğu derin enerji iş birliği olmadan eksik kalır. Bakü-Tiflis-Ceyhan ve TANAP gibi projelerle şekillenen hat, Türkiye’yi yalnızca transit ülke konumuna yerleştirmemiş; enerji akışının merkezinde konumlandırmıştır. SOCAR’ın Türkiye’deki yatırımları ve rafineri-petrokimya alanındaki ortaklıklar, enerji diplomasisini ekonomik entegrasyona dönüştüren bir model ortaya koymuştur. Bu model, Türkiye’nin enerji güvenliğini güçlendirirken aynı zamanda bölgesel pazarlarda pazarlık gücünü artırmaktadır.
Kuzey Afrika cephesinde ise Libya ile geliştirilen enerji iş birliği, 2019’da imzalanan deniz yetki alanları mutabakatının doğal bir devamıdır. O anlaşma, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlamaya dönük girişimlere karşı hukuki bir zemin oluşturmuştu. Bugün enerji sahasındaki arama faaliyetleri, o hukuki zeminin ekonomik ve stratejik ayağını tamamlamaktadır. Libya’nın zengin hidrokarbon rezervleri, yalnızca ticari bir potansiyel değil; Türkiye’nin Akdeniz’deki varlığını kalıcı hale getirecek bir stratejik dayanak noktasıdır.
Türkiye’nin enerji politikası artık üçlü bir kimlik üzerine inşa edilmektedir: kaynak ülke, transit ülke ve tüketici ülke. Karadeniz’deki üretim, Azerbaycan’dan gelen hatlar, mevcut boru sistemleri ve Libya’daki yeni arama faaliyetleri birlikte değerlendirildiğinde Ankara’nın bir enerji güvenlik koridoru inşa ettiği görülmektedir. Bu koridor, yalnızca boru hatlarından ibaret değildir; diplomatik ilişkiler, askeri iş birliği ve ekonomik yatırımlarla desteklenen bütüncül bir güvenlik mimarisidir.
Devlet aklı şunu söyler: Enerji bağımsızlığı olmadan stratejik bağımsızlık sağlanamaz. Türkiye, Azerbaycan ile derinleşen iş birliği ve Libya’daki yeni açılım sayesinde enerji arzını çeşitlendirirken aynı zamanda jeopolitik baskılara karşı dayanıklılığını artırmaktadır. Enerji sahasında sahaya inen bir Türkiye, uluslararası müzakere masalarında daha güçlü oturur. Bugün atılan adımlar, kısa vadeli ekonomik kazançların ötesinde, uzun vadeli jeostratejik bir vizyonun ürünüdür.
Sonuç olarak Türkiye, enerji alanında edilgen bir ithalatçı kimliğinden sıyrılarak arayan, üreten ve yön belirleyen bir aktöre dönüşme iradesini ortaya koymaktadır. Libya’daki ruhsatlar ve Azerbaycan ile kurulan stratejik enerji ortaklığı birlikte okunduğunda, Ankara’nın Akdeniz’den Kafkasya’ya uzanan geniş bir eksende merkez ülke olma iddiasını güçlendirdiği açıkça görülmektedir. Bu, günübirlik bir hamle değil; Türkiye’nin enerji güvenlik koridorunu kalıcı hale getirme stratejisinin yeni bir aşamasıdır.




