Bu temas, iki ülke arasındaki ilişkilerin onarılmasından ziyade, Türkiye’nin bölgesel güç dengeleri içinde kendisini yeniden ve daha güçlü bir şekilde konumlandırma iradesini yansıtmaktadır. Ankara açısından bu adım, geçici bir yakınlaşma değil; uzun vadeli, yapılandırılmış ve stratejik bir ortaklık arayışıdır.
Ziyaretin merkezinde yer alan siyasi koordinasyon vurgusu, bu yaklaşımın en açık göstergesidir. Ortadoğu’da karar alma süreçlerinin giderek dar bir aktör grubunun inisiyatifine bırakıldığı bir dönemde Türkiye, bu denklemin edilgen unsuru olmayı reddetmektedir. Erdoğan’ın Veliaht Prens Muhammed bin Selman’a ilişkileri “daha yüksek bir seviyeye taşıma” yönündeki mesajı, diplomatik bir nezaket cümlesinden öte, Ankara’nın bölgesel mimaride merkezi bir rol üstlenme kararlılığının ifadesidir.
Savunma ve enerji alanlarının iş birliğinin merkezine yerleştirilmesi ise stratejik aklın bilinçli bir tercihidir. Türkiye, savunma sanayiinde ulaştığı teknolojik kapasiteyle artık yalnızca kendi güvenliğini tahkim eden bir ülke değil; bölgesel ortaklıklar kurabilen, güvenlik mimarisine katkı sunan bir aktördür. Suudi Arabistan’ın enerji dönüşümü hedefleriyle Türkiye’nin altyapı, teknoloji ve insan kaynağı avantajlarının kesişmesi, klasik ticaret anlaşmalarının ötesinde jeopolitik bir iş birliği alanı doğurmaktadır. Yaklaşık 2 milyar dolarlık yenilenebilir enerji yatırımı ve ortak projeler, bu çerçevenin somut yansımalarıdır.


Ticaret hacminin 30 milyar dolar seviyesine çıkarılmasının hedeflenmesi de ilişkilerin sembolik jestlerle sınırlı kalmayacağının açık bir göstergesidir. Bu hedef, tarafların karşılıklı bağımlılığı artırarak ilişkileri konjonktürel dalgalanmalara karşı daha dayanıklı hale getirme iradesini ortaya koymaktadır. Ankara’nın yaklaşımı nettir: kısa vadeli kazanımlar değil, kurumsallaşmış ve sürdürülebilir bir ilişki mimarisi.
Bu noktada Türkiye’nin izlediği politika, bölgesel bir “denge arayışı”ndan ziyade, bölgesel bir “merkez olma” stratejisidir. Ankara, Körfez ile kurduğu bu yeni ilişki zemininde güvenlikten enerjiye, diplomasiden ticarete uzanan geniş bir alanda oyun kurucu kapasitesini artırmayı hedeflemektedir. Türkiye, krizlere göre yön değiştiren değil; krizleri yöneten bir dış politika aklını sahaya yansıtmaktadır.


Sonuç itibarıyla Suudi Arabistan ziyareti, Türkiye’nin dış politikada yeniden pozisyon arayışı değil; sahip olduğu stratejik ağırlığı daha kurumsal ve kalıcı bir zemine taşıma hamlesidir. Bölge, artık Türkiye dışlanarak dizayn edilebilecek bir alan değildir. Ankara, karar alma mekanizmalarının dışında kalmayı değil, o mekanizmaların merkezinde yer almayı bir tercih değil, bir devlet zorunluluğu olarak görmektedir. Bu ziyaret, işte bu iradenin diplomatik ilanıdır.


Mehmet Emir Aksoy
Uluslararası İlişkiler Uzmanı | Yazar