Türkiye, son on yılda Avrupa’da doğurganlık oranı en hızlı düşen ülkelerden biri haline geldi. Dört yıldır savaşın yıprattığı Ukrayna ile aynı kategoride anılıyor olmak, meselenin sıradan bir demografi tartışması olmadığını gösteriyor. Bu tablo, Türkiye’nin geleceğine dair sessiz ama derin bir kırılmaya işaret ediyor.
Nüfus, bir ülkenin yalnızca sayısal büyüklüğü değil; üretim gücü, askerî kapasitesi, ekonomik sürdürülebilirliği ve sosyal dengelerinin temelidir. Bugün doğurganlık oranlarında yaşanan düşüş, 10–15 yıl sonra genç iş gücünde daralma, 20 yıl sonra ise sosyal güvenlik sisteminde ciddi baskı anlamına gelecektir. Türkiye gibi uzun yıllar genç nüfus avantajıyla hareket etmiş bir ülke için bu gidişat stratejik bir zafiyet üretmektedir.
Mevcut eğilim devam ederse Türkiye üç temel riskle karşı karşıya kalacaktır. İlk olarak sanayi, tarım ve hizmet sektörlerinin ihtiyaç duyduğu dinamik iş gücü azalacaktır. İkinci olarak yaşlanan nüfusun artmasıyla sağlık ve emeklilik harcamaları yükselecek, kamu maliyesi üzerinde kalıcı baskılar oluşacaktır. Üçüncü ve daha az konuşulan risk ise, genç nüfusun azalmasının jeopolitik ve güvenlik kapasitesine dolaylı etkileri olacaktır.
Bu noktada mesele, yalnızca ailelere “daha fazla çocuk” çağrısı yapmak değildir. Asıl problem, gençlerin geleceğe dair istikrar ve güven duygusunu kaybetmesidir. Barınma sorunu, evlilik maliyetleri, güvencesiz istihdam, şehir hayatının artan baskısı ve gelir–gider dengesizliği, doğurganlık oranlarını aşağı çeken temel faktörlerdir. Gençler çocuk sahibi olmaktan önce, hayatta kalma planı yapmaktadır.
Türkiye’nin bu gidişatı tersine çevirmesi hâlâ mümkündür; ancak bunun için nüfus meselesinin sosyal yardım başlığı olmaktan çıkarılıp devletin stratejik öncelikleri arasına alınması gerekir. Genç aileler için kalıcı ve erişilebilir konut politikaları geliştirilmeden, doğurganlıkta kalıcı bir toparlanma beklemek gerçekçi değildir. İlk çocukla birlikte kira ve kredi yükünün hafifletilmesi, kadınların iş hayatından kopmadan annelik yapabileceği esnek ve güvenli çalışma modellerinin yaygınlaştırılması zorunludur.
Ayrıca nüfus politikaları yalnızca büyük şehirler merkezli değil, Anadolu’yu yeniden cazip hale getiren bir anlayışla ele alınmalıdır. Üretim, istihdam ve yaşam kalitesi Anadolu’ya yayılmadıkça, nüfus dengesi sürdürülebilir olmayacaktır.
Türkiye hâlâ bu krizi yönetebilecek insan kaynağına ve toplumsal reflekslere sahiptir. Ancak bu mesele ertelendikçe maliyeti büyümektedir. Bugün alınmayan kararların bedeli, yarın çok daha ağır ödenecektir.
Nüfus azalması sessiz ilerler;
ama sonuçları hiçbir zaman sessiz olmaz.
Mehmet Emir Aksoy
Uluslararası İlişkiler Uzmanı



