SEBEPSİZ
İllaki bir sebebi mi olmalı yapılan her işin, gidilen her yerin, sevilen her insanın ya da okunan her kitabın?
Sebepsizce eyleme geçemez mi insan?
Türkçe derslerinde öğrendiğimiz neden-sonuç cümlelerine mi mahkûm edilmeli hayatın bütün gerçekleri? Her duygunun, her davranışın, her sessizliğin mutlaka açıklanabilir bir nedeni mi olmalı?
Amaçsız demiyorum, yanlış anlaşılmasın.
Sebepsiz diyorum…
Bugün canım hiçbir sebebi yokken ağlamak istedi mesela.
İnsan bazen hiçbir şey olmamışken de ağlayabilir. Bazen durup dururken kahkaha atabilir. İçini, açıklayamadığı bir huzur kaplayabilir ya da tarif edemediği bir boşluk…
Psikoloji bize duyguların her zaman mantıkla açıklanamayacağını söyler. Beynimiz yaşadığımız her şeyi kelimelere dökemez. Kimi zaman yıllar önce yaşanmış küçücük bir anı, duyduğumuz bir koku, bir melodi ya da farkına bile varmadığımız bir düşünce, içimizde dalga dalga yayılan duygular oluşturabilir.
İşte tam da bu yüzden her his, sorgulanmak zorunda değildir.
Ne zaman ağlasak insanlar “Ne oldu?” diye soruyor.
Ne zaman sustuğumuz görülse “Bir şey mi var?” deniliyor.
Mutlu olsak “Bu sevincin sebebi ne?” diye merak ediliyor.
Sanki insan, ancak bir gerekçe sunduğu zaman anlaşılabilecek bir varlıkmış gibi…
Oysa bazen gerçekten hiçbir şey olmamıştır.
Canımız öyle istemiştir.
Modern dünyanın bize unutturduğu en önemli şeylerden biri de budur belki.
Her şeyi açıklamak…
Her şeyi analiz etmek…
Her duyguyu sınıflandırmak…
Her davranışı bir sebebe bağlamak…
Bunu yaparken hissetmeyi ihmal ediyoruz.
Bir şeyler yanlış gitmiş şimdiye kadar.
Belki yanlış öğretilmiş.
Belki de yıllarca bize “Her şeyin mutlaka bir nedeni vardır.” denilirken, nedenini bulamadığımız duygularımızı bastırmayı öğrendik.
İşte tam da burada öğrenilmiş çaresizlik başlıyor.
İnsan, hissettiği her şeyi açıklamak zorunda olduğuna inandığında, açıklayamadığı duygularından utanmaya başlıyor.
Oysa insan bazen yalnızca insandır.
Karmaşıktır.
Çelişkilidir.
Bir gün çok güçlü hissederken ertesi gün kırılgan olabilir.
Bunun için büyük travmalar yaşaması gerekmez.
Çünkü ruh da beden gibi yorulur.
Nasıl ki bedenimizin dinlenmeye ihtiyacı varsa, zihnimizin ve kalbimizin de hiçbir açıklama yapmadan durmaya ihtiyacı vardır.
Her insan aynı görüşü paylaşamaz.
Ama aynı ortak değerlerde buluşabilir.
Merhamet…
Vicdan…
Empati…
Belki de bunlar, bütün sebeplerden daha güçlüdür.
Sebepsizce birini dinlemek…
Sebepsizce iyi davranmak…
Karşımızdakini hemen yargılamadan anlamaya çalışmak…
Belki de insan olmanın en saf hâlidir.
Çünkü sevginin en güzel tarafı da budur.
Koşul aramaz.
Hesap yapmaz.
Karşılık beklemez.
Çocukların sevgisi böyledir.
Bir çiçeği sevmelerinin sebebini açıklayamazlar.
Bir kediyi okşarken neden mutlu olduklarını anlatamazlar.
Sadece hissederler.
Biz büyüdükçe hissetmekten çok açıklamaya başladık.
Belki de bu yüzden yorulduk.
Çevre baskısı…
Aile kalıpları…
Toplumsal beklentiler…
Hepsi omuzlarımıza görünmez yükler bıraktı.
Dünyaya çoğu zaman kendi gözlerimizle değil, bize verilen gözlüklerle baktık.
Sonra kutuplaştık.
Yalnızlaştık.
Ve her davranışımızın önüne uzun uzun “Çünkü…” cümleleri ekledik.
Oysa bazı şeyler yalnızca vardır.
Tıpkı gökyüzünün maviliği gibi…
Bir çiçeğin açışı gibi…
Bir annenin evladına bakışı gibi…
Bazı güzelliklerin açıklamaya ihtiyacı yoktur.
Tolstoy, Savaş ve Barış romanında Pierre karakteri üzerinden çok güzel bir gerçeğe değinir. İnsan bazen birini sevmek için önce iyi özelliklerini aramaz. Tam tersine, sevdiği için o güzellikleri görmeye başlar. Sevgi, sebeplerin ardından gelmez; çoğu zaman sebepleri kendisi oluşturur.
Belki de yaşamın özü tam olarak budur.
Her şeyi anlamaya çalışmadan da yaşayabilmek.
Her soruya cevap aramadan da huzur bulabilmek.
Belirsizlikle kavga etmek yerine onunla yürüyebilmeyi öğrenmek…
Çünkü psikolojik olgunluk, her sorunun cevabını bilmek değildir.
Bazı cevapların hiçbir zaman gelmeyeceğini kabul edebilmektir.
İnsan kendine biraz daha şefkat gösterdiğinde bunu fark ediyor.
Her duygusunu yargılamayı bıraktığında…
Her gözyaşına sebep aramadığında…
Her mutluluğunu açıklamak zorunda hissetmediğinde…
İçinde sessiz bir özgürlük filizleniyor.
Belki de gerçek huzur tam burada başlıyor.
Sebepsiz…
Çünkü bazı duygular, ancak sorgulanmadıklarında gerçek kalabiliyor.
Belki de hayatın en güzel yanı, her şeyi neden-sonuç ilişkisine sıkıştırmadan yaşayabilmekte gizlidir.
Sebepsiz sevebilmek…
Sebepsiz affedebilmek…
Sebepsiz gülümseyebilmek…
Ve bazen hiçbir sebep olmadan yalnızca “iyi” hissedebilmek…
İşte insanı gerçekten özgürleştiren de belki tam olarak budur.