Bayram…
Normalde sevinçtir, kucaklaşmadır, kardeşliktir. Bayram; kırgınlıkların bittiği, kalplerin yumuşadığı, sofraların bereketlendiği mübarek zamanlardır. Mümin için bayram, sadece bir tatil günü değil; rahmetin, affın ve kardeşliğin yeniden dirildiği bir gündür.

Ama insan bazen kendine sormadan edemiyor:
Bayram gelmiş neyime?

Dünyanın dört bir yanında gözyaşı dinmemişken, bayramın neşesi nasıl tam olabilir? Gazze’de çocukların üzerine bombalar yağarken, anneler evlatlarının cansız bedenini kucaklarken, hangi vicdan bayram sevincini tam yaşayabilir? Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Suriye’de ve dünyanın birçok mazlum coğrafyasında insanlar hayatta kalma mücadelesi verirken, Müslümanların yüreğinde bir burukluk olması gayet doğaldır.

İslam’ın bize öğrettiği en önemli hakikatlerden biri şudur:
Müminler bir beden gibidir.
Bir uzuv acı çektiğinde, diğer uzuvların da o acıyı hissetmesi gerekir. Bugün ümmetin birçok yeri kanarken, elbette gönlümüzün bir tarafı eksik kalacaktır.

Özellikle son yıllarda Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, İslam coğrafyasının nasıl büyük bir kuşatma altında olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Kapı komşumuz olan İran’ın bölgede yürüttüğü mücadele, İsrail ile yaşanan gerilimler ve bölgedeki savaş atmosferi, Ortadoğu’nun adeta bir ateş çemberine dönüştüğünü gösteriyor. Bu savaşın sadece iki ülke arasındaki bir çekişme olmadığını, aslında büyük güçlerin hesaplarının çarpıştığı bir denklem olduğunu görmek gerekiyor.

Ne yazık ki bu büyük hesaplaşmaların bedelini çoğu zaman masum insanlar ödüyor. Evlerinden olanlar, yurtlarından edilenler, çocuklarını kaybeden anneler, yetim kalan yavrular… Savaşın gerçek yüzü budur. Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Güç mücadelesi yapan devletler kazanmış gibi görünse de asıl kaybeden insanlıktır.

Bir yanda lüks sofralarda bayram hazırlıkları yapılırken, diğer yanda bir parça ekmeğe hasret kalan insanlar vardır. Bir yanda çocuklar bayramlık elbiselerini giyip sokaklarda sevinçle koşarken, diğer yanda savaşın gölgesinde büyüyen çocuklar vardır. İşte bu manzara, vicdan sahibi her insanın yüreğinde derin bir sızı bırakmaktadır.

Ancak bütün bu acı tabloya rağmen bayramın anlamını tamamen kaybettiğini söylemek de doğru değildir. Çünkü bayram aynı zamanda umut demektir. Müminin en büyük gücü, karanlık zamanlarda bile ümidini kaybetmemesidir.

Kur’an’ın bize verdiği en büyük derslerden biri şudur:
Zulüm ne kadar büyürse büyüsün, adalet mutlaka tecelli eder. Firavunlar, Nemrutlar, zalim imparatorluklar tarih boyunca gelmiş geçmiş; fakat hak ve hakikat ayakta kalmaya devam etmiştir.

Bayram bize şunu hatırlatır:
Adalet bir gün mutlaka yerini bulacaktır.
Mazlumun duası yerde kalmaz.
Zulüm sonsuza kadar sürmez.

Bugün bizlere düşen görev; sadece bayram sofralarında oturmak değil, ümmetin dertleriyle dertlenmek, mazlumların duasında yer almak ve birlik ruhunu yeniden diriltmektir. Çünkü Müslümanların en büyük gücü birliktir, kardeşliktir ve imanıdır.

Unutmamak gerekir ki bayramlar sadece sevincin değil, aynı zamanda muhasebenin de zamanıdır. Kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Biz gerçekten ümmetin acısını hissediyor muyuz? Yoksa dünyanın geçici telaşları içinde kalplerimiz mi köreldi?

Bayramın gerçek anlamı işte burada saklıdır.
Birbirimizi hatırlamakta, kırgınlıkları onarmakta, kalpleri birleştirmekte…
Mazlumun yanında durmakta, zalimin karşısında durabilmekte…

Belki bugün gönlümüz tam anlamıyla bayram edemiyor. Belki içimizde buruk bir hüzün var. Ama biliyoruz ki Allah’ın adaleti gecikse de asla şaşmaz.

O gün geldiğinde;
Mazlumların yüzü güldüğünde,
Savaşların yerini barış aldığında,
Çocuklar korkmadan uyuyabildiğinde…

İşte o zaman sadece takvimlerde değil, yeryüzünün her köşesinde gerçek bayramlar yaşanacaktır.

Ve o gün geldiğinde hep birlikte şöyle diyeceğiz:
Şimdi bayram…

Selam ve Dua İle

Zübeyt BOZKURT