Türk siyasetinde zaman zaman sert tartışmalar, yüksek tansiyonlu polemikler, hatta kırıcı söylemler görmeye alışığız.

Ancak bazı eşikler vardır ki aşıldığında mesele artık “siyasi rekabet” olmaktan çıkar, doğrudan ahlak, edep ve devlet ciddiyeti meselesine dönüşür.

İşte Keçiören’de yaşanan son gelişme tam olarak böyle bir eşiktir.

Bir belediye başkanı düşünün…

Sandıktan güçlü bir destekle çıkmış. Halkın oylarıyla seçilmiş. İlçesine hizmet götürmek için Ankara’nın kapılarını aşındırıyor. Bakanlıklarla görüşüyor. Yatırım kovalıyor. Sorun çözüyor.

Ve sonra…

Kendi partisinin genel başkanı tarafından gece yarısı hakaret ve küfür içerikli mesajlara maruz kalıyor.

Evet, yanlış okumadınız.

Bir siyasi parti lideri, kendi belediye başkanına, üstelik halkın oyuyla seçilmiş bir kamu görevlisine, ailesini ve kutsallarını hedef alan ifadelerle saldırıyor.

Burası muz cumhuriyeti değil.
Burası Türkiye Cumhuriyeti.

Devlet geleneği olan bir ülkede, bir genel başkanın bir belediye başkanına küfür etmesi, bırakın siyaseti, insanlık onuruyla bile bağdaşmaz.

Ve sonuç?

Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan, Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa etti.

Ama bu istifa, basit bir parti değişikliği değildir.
Bu istifa, bir siyasi kültür iflasının belgesidir.

Rozeti Çıkaran Bir Başkanın “Suçu” Ne?

Özarslan’ın hikâyesine baktığınızda aslında Türkiye’de yerel yönetimlerin olması gerektiği gibi davrandığını görüyorsunuz.

Mazbatasını alır almaz parti rozetini çıkarıyor.

“Ben artık herkesin başkanıyım” diyor.

Parti ayrımı yapmadan hizmet etmeye çalışıyor.

Kapı kapı geziyor.

Bakanlıklarla temas kuruyor.

Yatırım arıyor.

Peki suç ne?

Suç şu:
Hizmet için iktidar bakanlığına gitmek.

Düşünebiliyor musunuz?

Bir belediye başkanının Ankara’da yatırım kovalaması, bazı parti içi klikleri rahatsız ediyor.

Oysa belediyecilik ideolojik körlükle yapılmaz.

Çöp toplarken parti sorulmaz.
Yol yaparken rozet takılmaz.
Su akarken ideoloji akmaz.

Hizmet, hizmettir.

Vatandaşın beklediği şey de budur.

Ama Türkiye’de bazı partiler hâlâ belediyeleri “siyasi karargâh” gibi görüyor.

Hizmet değil, sadakat istiyor.

Çalışkanlık değil, biat arıyor.

Ve işte sorun tam da burada başlıyor.

CHP İçindeki Klik Siyaseti: En Büyük Tahribat

CHP yıllardır aynı hastalıkla boğuşuyor:
Klikçilik.

Parti içi hizipler.
Koltuk savaşları.
Birbirini tasfiye etmeye çalışan gruplar.

Halka hizmet üretmesi gereken bir yapı, kendi içinde entrika üretmeye başlarsa çürüme kaçınılmazdır.

Bugün Keçiören’de yaşananlar, bu klik siyasetinin doğal sonucudur.

Çünkü klikler başarıyı sevmez.

Başarılı belediye başkanı tehdit demektir.

Halkla güçlü bağ kuran isimler kontrol edilemez.

Kontrol edilemeyen siyasetçi ise klik düzenini bozar.

Dolayısıyla hedef haline gelir.

Özarslan’a yapılan tam olarak budur.

Dedikodu kampanyaları…

Algı operasyonları…

İtibarsızlaştırma çabaları…

Ve en sonunda genel başkan seviyesine kadar inen hakaret zinciri…

Bu tablo bir ana muhalefet partisine yakışıyor mu?

Asla.

Bir Genel Başkan Küfür Eder mi?

Burada durup herkesin kendine sorması gereken soru şu:

Bir genel başkan, bir belediye başkanına küfür eder mi?

Bir genel başkan, bir insanın annesine babasına dil uzatır mı?

Bir genel başkan, tehdit dili kullanır mı?

Eğer kullanıyorsa orada siyaset bitmiştir.

Orada artık karakter meselesi vardır.

Siyaset, nezaket işidir.

Devlet ciddiyeti gerektirir.

Hitap ettiğiniz kişi sadece bir parti üyesi değildir.

O, yüz binlerce insanın oyuyla seçilmiş bir kamu görevlisidir.

O makama edilen her hakaret, aslında seçmene edilmiştir.

Bu nedenle mesele kişisel değil, kurumsaldır.

CHP’nin En Büyük Sorunu: Halktan Kopuş

Bugün CHP’nin temel problemi ideoloji değil.

Sorun yönetim zihniyeti.

Parti yönetimi halkın gerçek gündeminden kopmuş durumda.

Vatandaş iş istiyor.
Yatırım istiyor.
Hizmet istiyor.

Ama parti içi tartışmalar ne üzerine?

Kim kime yakın?
Kim kime selam verdi?
Kim hangi bakanla görüştü?

Bu küçük hesaplarla siyaset yapılmaz.

Belediyecilik, merkezi hükümetle kavga ederek değil, iş birliği yaparak yürür.

Vatandaşın vergisiyle hizmet üretilir.

İdeolojik körlükle değil, akılcı temasla.

Bunu anlayamayan bir yapı zaten iktidar olamaz.

Asıl Kırılma: Siyasetin Ahlaki Zemini

Türkiye’de uzun zamandır göz ardı edilen bir gerçek var:

Siyasetin en önemli sermayesi ahlaktır.

Ahlak kaybolduğunda geriye sadece güç kavgası kalır.

Bugün siyaset dili giderek çirkinleşiyor.

Hakaret normalleşiyor.

Tehdit sıradanlaşıyor.

Küfür siyasetin aracı haline geliyor.

Bu sadece CHP’nin değil, tüm siyasetin sorunu.

Ama ana muhalefet partisi bu hatayı yaparsa, topluma umut verme şansı kalmaz.

Çünkü insanlar kavga değil çözüm görmek istiyor.

Bağıran lider değil, sorun çözen lider istiyor.

Keçiören Örneği Bir Alarmdır

Mesut Özarslan’ın istifası, bireysel bir karar gibi görünse de aslında sistemsel bir çöküşün göstergesidir.

Bir belediye başkanı partisini bırakıyorsa,
sebep ideolojik ayrılık değil,
onur meselesidir.

Hiç kimse ailesine küfür edilmesine katlanmak zorunda değildir.

Hiç kimse haysiyetini siyasete feda etmek zorunda değildir.

Siyaset koltuk için yapılmaz.

Hizmet için yapılır.

Ve onur her şeyden önce gelir.

Son Söz: Bu Dil Türkiye’ye Yakışmıyor

Türkiye daha kaliteli bir siyaseti hak ediyor.

Daha seviyeli bir dili hak ediyor.

Daha ahlaklı bir yönetim anlayışını hak ediyor.

Küfürle, tehditle, baskıyla siyaset olmaz.

Olursa adı siyaset değil, zorbalık olur.

Keçiören’de yaşananlar bize şunu net şekilde gösterdi:

Partiler değişebilir.
İsimler değişebilir.
Ama siyaset ahlakı değişmezse hiçbir şey düzelmez.

Ve unutulmamalıdır:

Halka hizmet eden kazanır.
Kliklere hizmet eden kaybeder.

Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.

Bugün yaşananlar da yarının siyasi hafızasında,
“bir partinin kendi evladını harcama hikâyesi”
olarak yerini alacaktır.

Siyasetçiler geçer,
koltuklar değişir,
ama halkın vicdanı her şeyi kaydeder.

Ve o vicdan günü geldiğinde mutlaka hükmünü verir.

Kalın Sağlıcakla…

Okan GEÇGEL