Devlet üzerine düşünmek önemlidir. Bir toplumun en üst organizasyonu olarak devlet, en küçüğünden en büyüğüne değin herkese ulaşan ve çerçeveleyen bir kurumdur. Lakin devleti doğru anlamak lazımdır, çünkü devlet olduğu gibi duran bir kurum (ya da kurumlar topluluğu) değildir. İnsana ait olan her şey gibi devlet de değişmeye ve gelişmeye tabidir.
Devleti yaşatan en önemli özlerden birisi de, o devletin kurulmasını gerektiren ve bir ortak irade oluşturan ana fikre sadık kalınması hususudur ki bu çok önemlidir. Devlet sadece hükümet etmek için kurulmaz. Coğrafyanın, tarihin devleti ve devleti oluşturan halkların, devletin oluşumu ve hayatiyetinde çok güçlü etkileri vardır. İşte bir devlet, içinde oluştuğu coğrafya ve kendi tarihinin yoğurmasıyla, toplumunun karar ve iradesiyle bir ana fikir, gaye, tema ve yöntem belirler. Bu irade ve ana fikir ne ölçüde doğruysa devlet de o denli güçlü olur. Bu ikisini dinamizmle taşıyabildiği sürece güçlü ve hayatiyet sahibi bir devlet olur. O ilk karardan taviz verilmeye başlandığı andan itibaren düşüş ve çöküş sürecine girer. Tabii ki o ilk kararın doğru verilmesi, ana fikir ve yöntemlerin gerçeğe uygun olması şarttır.
Gerçek Büyük Devlet olmak için; Teknolojinin ve bilhassa silah teknolojisinin, ulaşım ve iletişimin akıl almaz boyutlara ulaşması, devlet olmayı ve hükümet etmeyi de değiştirmiştir. Nasıl ki topun icadıyla derebeylikleri yıkılıp imparatorluklar kurulmuşsa kıtalar arası füzeler ve nükleer silahlar da çağımızdaki hegemonya kavramını iyice farklılaştırmıştır. Dünyada bugün iki tür devlet vardır: Büyük ve tabi olunan devlet, küçük ve tabi olan devlet… Birinci gruba 7 ila 10 devlet girmekte, diğer bütün devletlerse ikinci grupta kalmaktadır. Çağımızda, büyük devlet olmak ile gerçek devlet olmak özdeşleşmiş gibidir; büyük devlet olmayanın gerçek devlet olma özelliği kalmamıştır. Büyük devlet olmak da her şeyiyle yani toprağıyla, nüfusuyla, teknolojik ve askeri gücüyle, bilimsel öncülüğüyle, yetenekli ve atılımcı insan unsuruyla doğru orantılıdır.
‘Bir devletin oluşmaya başlaması için bir sermayenin konması gerekmektedir. Ortaklık kurulacak ve ilk paylarını bu ortaklar alacaklardır. Ortaklık payı olmayanlar borçlanacaklar, emekleri ile katılacaklardır yani sonra emekleri ile ödeyeceklerdir. / Bizim ortaklık sisteminde kabul ettiğimiz sistem burada teyit edilmektedir. Semt, bucak, ilçe, il, bölge, ülke/devlet ve insanlık bir taşınmaza sahip olacak, ayrıca yaşamak ve çalışmak için de mal varlıkları bulunacaktır. Kendilerinin sahip olduğu gayrimenkulü olmayan halk tüzel kişiliğe sahip olamaz. Bir merkezleri olacak ve bu merkezlerine kendileri malik olacaklardır. Ayrıca kuruluş masraflarını karşılayacak mal varlıkları olacaktır. Sayıları da üçten fazla olacak, on kişiye varınca topluluk kesinleşecektir...
Burada bir hususa daha işaret etmek istiyorum. Yol alabilmek için sonunda bir istikamette gitmek gerekir. Diyelim ki denizdesiniz. Gemide olanlar değişik yönlerde gidilmesini önermektedirler. Herkesin dediğini yapalım diye bir doğuya bir kuzeye bir batıya bir güneye yönelinirse yol alınamaz, hiçbir yere varılamaz. Sonunda bir grubun belirlediği yöne gidilmesi gerekir. Yani ortak işlerde bir beyinden çıkan proje uygulanmalıdır. Bir beyinden çıkan kararlara uyulmalıdır. ‘Ortak akıl’ deyip sonunda işlerin yürümediğini görüp ‘benim aklım’ demek yanlıştır. Birinin aklı ile gidilir. Bu birinin aklı diğerlerinin de uyduğu akıl olmalıdır. Yani biz senin aklınla hareket etmeyi kabul ediyoruz denmelidir. / Bir kişinin aklının dengede tutulması için tedbirler alınmalıdır:
a) Önce esasta ittifakla karar alınmalı. Trafikte ya sağdan ya soldan gidilmesi hususunda ittifak olunmalıdır. Böyle bir ittifak yoksa herkes kendi içtihadına göre istediği tarafa gider. Demek ki başkanın alacağı kararlarda ittifakla ona yetki verilmiş olması gerekir.
b) Başkan kararı istişareden sonra almalıdır. Herkesi dinlemeli ve meclisi terk etmeden, başka kimselere danışmadan, orada karar almalıdır.
c) Başkanın kararları da hakemlerden oluşan yargı denetiminde olmalıdır yani ilgililer hakemlere gidip kararı iptal etmelidirler.
Sermaye’nin veya siyasilerin, devletlerin işlerine karışma yetkileri yoktur. Herkes kendi işlerini topluluk içinde yapar. İkili ilişkilere girer ve sonunda kendi işlerini düzenler. Böylece ortak işler doğar. Örneğin İstanbul’da 20 milyon insan yaşamaktadır. Herkes kendi işini yapmaktadır ama kendi işini yaparken diğerleri ile ilişkidedir. Sonunda İstanbul’un işleri yürümektedir. Her topluluk kendi işlerini görüşür ve kararlar alır. Ne var ki öyle kararlar alır ki, bu kararlar başkalarının kararlarına uygun olur, buna “doğru iş” (salih amel) diyoruz.
Kararlarımızı alırken çıkar paralelliğini düşünürüz. Bize yararlı olanlar karşımızdakilere de yararlı olmalıdır, topluluğa yararlı olmalıdır. Bir de insanlığa yani gelecek nesillere yararlı olmalıdır. Bize veya karşımızdakine veya bugün yaşayanlara veya gelecek nesle zararlı ise onu yapmamalıyız.’
Allah Kehf hadisesi ile üç boyutlu uzayda olağan olmayan bir hadiseyi insanlığa yaşatmıştır. Bunun üzerine insanlığı düşündürmektedir. Kendilerinin hayatından sonra ondan sonra gelenlerin onlara karşı takındığı tabirleri anlatarak bize geçmiştekilere karşı nasıl davranmamız gerektiğini anlatmaktadır.
Elimizde imkan, hürriyet, fırsat olduğu halde bazı çok önemli konularda Müslüman kardeşlerimi uyarmazsam, bana ne dersem, ne olurum?..
Kardeşlik vazifemi yapmamış olurum, hain olurum…
Tek bir Ümmet şuuru için…
Tek bir Devlet şuuru için…
Uyarıyorum: İlmi olan, elinde imkân ve fırsat olan Müslümanlar, doğru inanç konusunda Ümmet-i Muhammed’i mutlaka uyarmalıdır.
Müminlerin birbirini sevmesi, desteklemesi, birbirine acıması, birbirlerine düşmanlık etmemesi, iman kardeşliği için…
İslami değerlere sarılmak için…
İslam medeniyeti ile medeniyetli olmak, Siyonizm ve Emperyalizmin medeniyetine karşı olmak için…
Topluma İslam ahlakının hâkim olması için…
Evet bendeniz bu konularda yazı yapmazsam, uyarı yapmazsam kendimle tezat olurum diye kaleme alma gereğini duydum.
Selam ve Dua ile
Zübeyt BOZKURT