Dünya yeni bir paylaşım ve tahkim sürecinden geçiyor. İslâm coğrafyası ise bu sürecin merkezinde, çok katmanlı bir kuşatma altında. Siyasi, askerî, ekonomik ve kültürel müdahalelerle daraltılan bu çember, yalnızca belirli devletleri değil; doğrudan doğruya Müslüman halkları ve onların kimliğini hedef alıyor. Ancak daha vahimi, bu kuşatmayı görmeyen ya da görmek istemeyen bir zihinsel körlüğün yaygınlaşmış olmasıdır.
Bugün birçok ülke fiilî ya da dolaylı biçimde dış müdahale altında. “Demokrasi”, “insan hakları” ya da “istikrar” söylemleriyle paketlenen müdahaleler, gerçekte jeopolitik çıkarların tahkiminden ibaret. Özellikle Filistin meselesi, bu stratejinin en açık laboratuvarıdır. Gazze’de yaşanan yıkım, sadece bir bölgesel çatışma değil; bir halkın sistematik biçimde tasfiye edilme girişimidir.
Siyonist ideolojinin “vaat edilmiş topraklar” söylemi artık marjinal bir retorik değil, açıkça dillendirilen siyasal bir hedeftir. Bu hedefin tarihsel referansları Nil’den Fırat’a uzanan geniş bir coğrafyayı işaret eder. Bu denklemde Türkiye’nin konumu hayati önemdedir. Coğrafi gerçeklik ortadayken, stratejik metinler ve açıklamalar ortadayken hâlâ meseleyi mezhepçi ya da dar ideolojik gözlüklerle okuyanların vurdumduymazlığı izah edilemez.
“Arap Baharı” olarak sunulan sürecin ardından bölge ülkelerinde yaşanan parçalanma, iç savaşlar ve vekâlet çatışmaları tesadüf değildir. Suriye’nin zayıflatılması, Yemen’in istikrarsızlaştırılması, Lübnan’ın siyasi ve ekonomik çöküşe sürüklenmesi; birbirinden kopuk hadiseler değil, aynı stratejik aklın ürünüdür. Sıradaki hedefin İran olduğuna dair söylemler artık örtük değil, açıktır.
İran’a yönelik baskı ve saldırılar, yalnızca bir rejim tartışması değildir. “Rejim değişikliği” söylemi çoğu zaman bir medeniyet tasavvurunun tasfiyesi anlamına gelir. Sivillerin, çocukların, bilim insanlarının hedef alındığı bir tabloda mezhep üzerinden sevinç naraları atanların ahlaki pozisyonu sorgulanmalıdır. Bir halkın inancı ya da mezhebi üzerinden ölümüne kayıtsız kalmak, insanî meşruiyeti ortadan kaldırır.
Bugün emperyal müdahaleler karşısında en büyük zaaf, dışarıdaki güçlerden önce içerideki dağınıklıktır. Mezhepçilik, ırkçılık ve ideolojik fanatizm; dış müdahalenin en etkili zeminidir. Kendi iç kavgalarına gömülmüş toplumlar, stratejik aklın hedef tahtasında kolay lokma hâline gelir. Oysa tarih, birlik iradesi gösteren toplumların caydırıcılık ürettiğini defalarca kanıtlamıştır.
Sorun sadece askerî değildir; zihinsel ve ahlakî bir çözülme de söz konusudur. Sokak gösterileriyle vicdan boşaltıp, ardından gündelik konfora dönmek; gerçek bir direniş bilinci üretmez. Bedel ödemeden hamaset üretmek, stratejik bir sonuç doğurmaz. Asıl ihtiyaç; ilkeli, bilinçli ve ortak bir duruş inşa etmektir.
Bugün gelinen noktada mesele, herhangi bir ülkenin iç siyaseti değil; bölgesel ve küresel güç mimarisidir. Eğer Müslüman toplumlar mezhep ve kimlik eksenli ayrışmaları aşamazsa, her biri ayrı ayrı baskı altına alınmaya devam edecektir.
Zaman, birbirini tekfir etme ya da dışlama zamanı değil; ortak tehdit algısı etrafında kenetlenme zamanıdır. Sessizlik, edilgenlik ve korkaklık; tarihin hiçbir döneminde onurlu bir çıkış yolu olmamıştır. Birlik ise sadece bir slogan değil, varoluşsal bir zorunluluktur.
Selam ve Dua İle
Zübeyt BOZKURT