Düşünmek, çoğu zaman sanıldığı gibi yalnızca aklı çalıştırmak değildir. Düşünmek, aynı zamanda bir yön seçmektir. İstikamet olmadan akıl işler ama anlam üretmez. Çünkü düşünce, hedefi olmayan bir yürüyüşe benzediğinde, ne kadar hızlı ilerlerse ilerlesin bir yere varamaz.
Bugün tam da bunu yaşıyoruz. Bilgi çağındayız; her şeye ulaşıyoruz ama hiçbir şeye bağlanamıyoruz. Kitaplar çoğaldı, kavramlar çeşitlendi, yöntemler raf raf dizildi; fakat zihnin merkezinde bir boşluk oluştu. Her şeyi biliyor gibiyiz ama neden bildiğimizi, ne uğruna düşündüğümüzü bilmiyoruz. Akıl hareket hâlinde, fakat pusula yok.
Modern zihnin en büyük krizi burada başlıyor: Yönsüzlük. Bilgi, hikmetten; yöntem, maksattan; kavram, bağlamdan kopuyor. Böyle olunca düşünce bir inşa faaliyeti olmaktan çıkıyor, entelektüel bir dolaşmaya dönüşüyor. Bir kavramdan ötekine geçiyoruz ama hiçbirinde ikamet etmiyoruz.
Oysa düşüncenin ahlâkı vardır. Her fikir, bir değer dünyasının içinden konuşur. Yönünü kaybetmiş bir düşünce ise sadece eksik değil, tehlikelidir de. Çünkü ahlâkî çerçevesi olmayan bilgi, insanı güçlü kılar ama adil kılmaz. Başarılı yapar ama merhametli yapmaz.
Bugün düşünce dünyamızda yaşanan temel kırılma, köksüzlüktür. Kavramları alıyoruz ama yükünü taşımıyoruz. Soruları ithal ediyoruz ama kendi tecrübemizden sormuyoruz. Metotları kopyalıyoruz ama ruhunu anlamıyoruz. Böyle olunca düşünce, bize ait bir ses üretmiyor; başkalarının cümlelerini daha düzgün telaffuz etmekle yetiniyor.
Bir kavram, geldiği medeniyetin izlerini taşır. “İnsan” dediğinizde hangi insan? “Özgürlük” dediğinizde neyin özgürlüğü? “İlerleme” derken hangi bedelin göze alındığı? Kavramlar masum değildir; yönlendirir, şekillendirir, tercihlerimizi belirler. Bu yüzden kavramlarla kurulan ilişki, aynı zamanda bir aidiyet meselesidir.
Düşüncenin yerliliği, dünyaya kapanmak değildir. Aksine, dünyayı kendi merkezimizden okuyabilme cesaretidir. Başkalarının düşüncesinden faydalanmak başka şeydir; kendi düşüncesini onların onayına muhtaç hâle getirmek başka. Sorun Batı’yı okumak değil; onu tartışılmaz bir zirve, diğer gelenekleri ise dipnot olarak görmekte yatıyor.
Bugün alıntı yapmak, düşünmenin yerine geçmiştir. Bir düşünürden isim vermek, hakikate yaklaşmak sanılıyor. Oysa referans, düşüncenin koltuk değneği değil; yol arkadaşıdır. Sadece Batı filozoflarıyla konuşan ama kendi düşünce mirasıyla temas kurmayan bir zihin, ne evrensel olabilir ne de sahici.
Yöntem meselesi de bu krizin bir parçasıdır. Yöntemi teknik bir araç gibi görmek, düşünceyi mekanikleştirir. Oysa yöntem, bir terbiyedir. Sadece nasıl düşündüğümüzü değil, niçin düşündüğümüzü de belirler. Hakikat arayışı mı, yoksa konum elde etme çabası mı? Yöntemin ruhu, niyette gizlidir.
Bugün bize düşen şey, yeni kavramlar üretmekten önce kavramlarla yeniden ilişki kurmaktır. Kendi tecrübemizi, kendi tarihî birikimimizi, kendi ahlâkî zeminimizi düşüncenin merkezine almaktır. Ne içine kapanarak ne de taklit ederek… Terkip ederek.
Çünkü düşünce, yalnızca aklın işi değildir; kalbin de mesuliyet alanıdır. Eğer düşünmek bir yürüyüşse, istikamet şarttır. Eğer kavramlar birer işaret levhasıysa, hangi yöne baktıklarını bilmek zorundayız. Aksi hâlde çok yol alırız ama hep aynı yerde döner dururuz.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla bilgi değil; daha sahici bir yön duygusudur. Çünkü pusulasız akıl, en sonunda kendine çarpar.
Selam ve Dua İle
Zübeyt BOZKURT