Bugün karşı karşıya olduğumuz en ciddi krizlerden biri, dinin bilinçli bir şekilde hayatın dışına itilmesidir. İnanç; camiyle sınırlandırılan, takvim yapraklarına sıkıştırılan, günlük hayata yön vermesi özellikle engellenen bir “ritüel alanı”na dönüştürülmektedir.

Bu anlayış, ne masumdur ne de tesadüfîdir. İslam’ın bütüncül yapısıyla hiçbir ilgisi olmadığı gibi, Batı’nın kilise merkezli din tasavvurunun açık bir yansımasıdır. Netice ise bellidir: sekülerleşme, duyarsızlaşma ve nihayetinde inanç erozyonu.

Müslüman, dinini sadece ibadet vakitlerinde hatırlayan insan değildir. Müslüman; inancını düşüncesine, ahlakına, ticaretine, siyasetine ve toplumsal duruşuna yansıtan kimsedir. Bizler şartlara teslim olmakla değil, şartlar içinde hakkı temsil etmekle yükümlüyüz. İnancı “bireysel vicdan alanı”na hapsetme çabası, aynı zamanda İslam’ın tebliğ ve şahitlik sorumluluğunu da ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

Siyaset bugün yalnızca devlet yönetimiyle sınırlı bir alan değildir. Toplumu ilgilendiren her karar, her düzenleme ve her uygulama siyasetin konusudur. Ekonomiden eğitime, hukuktan sosyal politikalara kadar insan hayatını etkileyen her başlık bu alanın içindedir. Hal böyleyken, hayatın merkezinde duran bu alandan dini tamamen dışlamak, hem akıl dışı hem de samimiyetsiz bir yaklaşımdır.

İslam’da Müslümanlık; inanmakla başlar, doğru bilgiyle derinleşir ve yaşamakla anlam kazanır. İlahi emir ve yasaklar; sadece bireysel dindarlığı değil, aileyi, toplumu ve insanlığı ilgilendiren bir sorumluluk alanını kapsar. Elbette bu sorumluluk imkânlar ölçüsünde yerine getirilir. Ancak imkânların daralması, ilahi ölçülerin terk edilmesini değil; hikmetle, cesaretle ve kararlılıkla uygulanmasını gerektirir.

Laik sistemlerin temel iddiası, dini devlet ve toplumsal düzenin dışına çıkarmaktır. Oysa İslam, ilmi, ekonomiyi, siyaseti ve sosyal hayatı dinden koparan bir anlayışı hiçbir zaman kabul etmemiştir. Kur’an ve Sünnet, insanı ilgilendiren hemen her alanda ya doğrudan ya da ilke düzeyinde yol gösterici hükümler ortaya koymuştur.

İslam’a göre insan, akıl ve yetenek sahibi olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Onu yönlendirecek, istikametini belirleyecek ilahi bir rehbere ihtiyaç vardır. Bu rehber vahiydir. Akıl ve ilim, vahyin ışığında doğru anlam kazanır. İçtihat ve icma bu çerçevede şekillenir. Kitap ve Sünnet ile kesin bilimsel veriler arasında gerçek bir çatışma yoktur. Ortaya çıkan gerilimler, ya yanlış nakilden ya da hatalı yorumdan kaynaklanır.

Bu noktada asıl sorumluluk, dini temsil iddiasında olanların omuzlarındadır. Çözüm; dini sosyal hayattan, ekonomiden ve siyasetten tamamen çekmek değildir. Çözüm; aklın ve bilimin yetkili olduğu alanlarda onları işletmek, ulaşamadıkları sahalarda ise dini rehber olarak kabul etmektir. Dinin yönlendirmesini bilinçli şekilde dışlamak, toplumu pusulasız bırakmaktır.

İslam’ın toplumsal rolünü sadece ahlak ve vicdan denetimine indirgemek, büyük bir saptırmadır. Bu anlayış ne gerçek anlamda laikliği tatmin eder ne de İslam’ın bütüncül yapısını yansıtır. Daha da önemlisi, bu yaklaşım Müslüman toplumları savunmasız ve yönsüz bırakır.

İslam, diğer inanç mensuplarına din ve vicdan özgürlüğü tanımıştır. Ancak bu durum, Batılı anlamda sınırsız ve değersizleştirici bir çoğulculuk değildir. İslam toplumunda hak din İslam’dır; Müslümanlar sorumluluk taşıyan öncü bir konumdadır. Amaç; baskı ve zorlamayla değil, adaletle, ahlakla ve örneklikle insanları hakka davet etmektir.

Bu noktada özellikle Diyanet mensuplarının ve dini temsil makamında bulunanların mesuliyeti büyüktür. Din, sadece anlatılan değil; yaşanan, savunulan ve gerektiğinde bedel ödenerek korunan bir hakikattir. Sessizlik de tarafsızlık değildir; çoğu zaman yanlışın lehine alınmış bir tavırdır.

Eğitimden hukuka, ekonomiden yönetime kadar tüm düzenlemeler; Müslümanların inançlarını koruyacak, geliştirecek ve gelecek nesillere taşıyacak şekilde inşa edilmelidir. Hayatın alanlarını birbirinden yalıtan, birbirine dokunmaz hâle getiren sistemler bu hedefle bağdaşmaz. Müslümanların, İslam dışı bir hukuk ve değer sistemini tercih etme hakkı da bulunmamaktadır.

İslam dini ilme, yönetime ve toplumsal hayata yön verirken baskıcı, kapalı ya da istismara açık bir yapı oluşturmaz. Aksine adalet, ehliyet, emanet, maslahat, zaruret ve istişare ilkeleriyle dengeyi sağlar. Ancak bu denge, ancak sorumluluğunun farkında olan Müslümanlar ve görev bilinciyle hareket eden dini kurumlar eliyle korunabilir.

Selam ve Dua İle

Zübeyt BOZKURT