İlk kitabı Kendilik Cesareti (2021), ikinci kitabı İçine Açan İnsan (2024) Muhit Kitap’tan okurla buluştu. DAVETİME İCABET ETTİĞİ İÇİN ŞÜKRANLARIMIZI SUNUYORUM…
*
1- Kitaplarla ilişkiniz nasıl başladı? Çocuklukta mı yoksa meslek hayatınızda mı daha çok önem
kazandı?
Kitaplığı olan bir eve doğdum. Kaçınılmaz bir bağ kurdum bu yüzden kitaplarla. Okula
gitmeden defterlere ve kitaplara ilgim vardı. İlkokulda popüler, çalışkan bir çocuktum. İlk
gençlikte fazlasıyla içedönük… Kitaplarla aram hep iyiydi ama hayatla aramın açıldığı
zamanlarda kitaplarla daha güçlü bağ kurdum. Babam öğretmen, onun gençlik kitapları da
miras oldu, başka bir dünyanın yolunu işaret ettiler bana. Kitabın hazzı vardır. O hazza bir kez
varan unutamaz hiç.

2-Polislik döneminizde kitap okumak size nasıl bir nefes alanı sağladı? Mesleki tecrübeleriniz
yazarlığınızı nasıl besledi?
Polislik yaşamın karanlık, kötü, kirli, acı ve sert tarafına temas etmeyi gerektiriyor. Çünkü cezada
bile şifa vardır. Polis, kötülüğün ıslahındaki acı bir şifaya benziyor. Çünkü polislik, yaşamı disipline
edebilmeyi, şüpheyi, cesareti ve tetikte olmayı öğretir. Sadece silah kullanmayı değil “doğru”
nişan almayı öğretir. George Orwell benim kendilik cesareti idolüm. Polislik ve polis müfettişliği
yapmış bir yazardı Orwell da. İngiliz sömürgesi olan Hindistan Burma Polis Teşkilatında görev
yapmış bir yazardı. Hatta o dönem yazdığı öyküler ve Burma Günlüğü kitabında o dönemde şahit
olduğu acımasız uygulamalar, emperyalizme duyduğu derin öfkeyi ifşa ediyor. “Bir Fili Vurmak”
öyküsü polislik deneyiminden bir olayı anlatır mesela. Tıpkı Orwell gibi benim mesai
deneyimlerim de yazımı besledi. Bununla beraber 24 saatlik nöbetler, görevler, toplantılar,
operasyonlar… Tüm bu öngörülemez ve riskli gündem içinde bir okuma ve yazma disiplini
organize etmek çok zor. Ama polislik, felsefe ve yazmak… Bu muhteşem tezatlık beni çok besledi.
Bu muhteşem üçlüyü çok sevdim.
3-Yazarlıkta hangi türleri tercih ediyorsunuz?
Deneme. 35 yaşındayım, neredeyse 20 yıldır deneme yazıyorum. Walter Benjamin’in
bildiğimiz anlamda denemenin kâşifi Montaigne ve deneme türü üzerine ilginç bir tespiti var:
“Yazdıklarına son derece alçakgönüllü bir ad buldu: Deneme. Ama bu tevazunun ardında,
aslında pek de sınır tanımayan bir iddia, bir kibir yatıyordu” Türler arasında denemenin daha
özerk ve şahsi bir yerde durduğu söyleyebiliriz. İnsanlar etkilemek istediklerinde şiirselliği,
inandırmak istediklerinde hikâyelendirmeyi, ikna etmek istediklerinde düşünceyi
kullanıyorlar. Şiir okumayı müzik dinlemeye, öykü okumayı gezintiye çıkmaya, roman
okumayı yolculuk etmeye, deneme okumayı ise sohbet etmeye benzetiyorum. Çünkü içler
arası, iç sesler arası bir konuşmaya benziyor deneme. Bu yüzden kendi mizacıma en uygun
bulduğum tür deneme
4- Kitap okuma alışkanlığını geliştirmek isteyen gençlere önerileriniz neler olur?
Kitap okuma listeleri asla değil. Çünkü kitaplar da insanlar gibi, vaktinde çıkıyorlar karşımıza. Ya da
yıllarca başucumuzda, bilincimizin hazır olacağı zamana değin saklarlar kendini. Doğru zamanda
karşımıza çıkan doğru insanlar gibi. Tıpkı onlar gibi vakti var bazı kitapları okumanın. İnsan kitabını
bulur, kitap insanını bulur. Kelime, kavram, idrak kapasitemize göre yazar ve kitap seçeriz sadece.
Yani aslında kitap, okurunu seçer. Bazen sadece vakti vardır, vesilesi vardır. “
5- “Like zamanlarında yazar nasıl görünmeli sizce?
Görünmek, göstermek, gizlenmek… Görünmenin sayısız şekli var. Gizlenmek, ters bir teşhir sadece.
Göstermek neyi olursa olsun bir imajı ve reklamı getiriyor beraberinde. Gizlenmeyi değil,
görünmemeyi değil, göstermemeyi seçmek. En sağlıklı görüntü vermek bu ayrımda saklı. Gösterme
hevesi taşımadan, görünmeli ve görmeliyiz. Görünmemeyi tercih edenleri anlıyorum ama
görünemeyenlerin bir hıncı ve hırsı var. Özellikle sanat ve edebiyat ortamlarında yüzyıllardır
değişmeyen bir tavır var: Her popüler olanı aynı kefeye koyup hepsini toptancı bir şekilde çirkince
itibarsızlaştırarak bir tür kendini nitelikli gösterme hilesi. Ucuz, kolaycı ve niteliksiz popülerlik gibi altı
sağlam doldurulmuş nitelikli popülerlik de var. Popülerliği bir nihai bir amaç değil sonuç olarak
yaşayanlar da var. Kaldı ki popüler olma isteği de kötü bir şey değil. Her yazar olabildiğince çok
okuruna hitap etmek ister zaten. Önemli olan o popülerliği nasıl elde ettiğiniz. Yaşadığı dönemde hak
edilmiş bir şöhrete ve itibara erişmiş sayısız yazar ve sanatçılar da vardı. Kaldı ki popülerliğin de bir
bedeli var. Çoğu insanın yazmaya cesaret edemediği şeyleri, risk alma cesareti göstererek yazan
birileri de var. O bedeli göze alanlar da popüler oluyor. Birilerinin bin bir hesap yaparak, bin kez
düşünerek, etliye sütlüye karışmadan, tehlikesiz sularda, konforlu ve kısıtlı bir alanda var olurken
birileri milyonlarca insanın tepkisini, nefretini, hakaretini göze alıyor. Yani hiçbir şey göründüğü,
indirgendiği ve itibarsızlaştırıldığı gibi değil.
6- Ve sosyal mecralarda yazarlar için problem olarak gördüğünüz şey nedir?
Çok bahis var ama sanat açısından mühim bir problemden bahsedeyim. Sosyal medyada bir şekilde
görünen her yazar için en estetik tehlike; fırsatçı taklitçilik ve özgünlük endişesi meselesi. Mesela
"yürüyen" tweetlerin hepsi birbirine benziyor artık. Onlarca hesap birbirinin benzeri, birbirinin taklidi
tweetler atıyor. Kullanıcı adını kapatınca bir tweeti kimin yazdığını anlamak çok zor artık. Çünkü X,
"kolektif tesir" yarattı. Yürüyen tweetlerin bir matematiği, formülü hatta hilesi var. Çünkü cümle,
taklit edilir bir şey. Yürüyen tweetlerin jargonu ve şablonuna bakarak benzerlerini yani taklitlerini
üretebilir; çok doğru, bilgece, zekice, artistik cümleler kurabilirsiniz. Bu sosyal medyada olduğu gibi
edebiyat dergilerinde de böyle. Birbirinin muadili sayısız öykü, deneme ve şiir var. Bu tip yöntemlerle
kısa zamanda hızlıca yükselen bir şöhret devşiren ve böylece yolunu bulan çok örnek var. Evet, altı
boş olduğu için bir istikrarı olmuyor ve kısa vadeli rantlar dışında bir kazançları olmuyor ama böyle bir
gerçek var. Tam bu noktada yazar için özgün bir üslup oturtma derdi çok önemli. Üslûp, ruhun imzası
çünkü. Üslûp "bunu o yazmış" dedirten şey. Ama üslûbunu bulamayan, tesirinde kaldığı üslûbu şuurlu
yahut şuursuzca taklit eden yazar; sanatçılığına, otantikliğine kasteder bu yüzden. (Elbette kolektif
tesir ve esinlenmek bir yönüyle kaçınılmaz. Her yazarın zaman zaman içine düştüğü bir şey ama dozu
önemli.) Çünkü taklit sanatçının intiharıdır, sanatçı benliğin intiharıdır. Sanatçı olmayanın ise zaten
özgünlük endişesi gibi bir derdi yoktur. İstikrarlı bir ilerleyişi, istikameti yoktur.