Hızlı kentleşmeyle birlikte yükselen binalar, artan kalabalıklar ve acımasız rekabetler insanların bedenini yıprattığı gibi zihinlerine de zarar veriyor.

Kentlerde betonların grisi karşısında yeşilin hâkimiyetini kaybetmesi duygu ve duyularda kayıplara sebep oluyor.

Dikey yapılaşma, artan trafik çilesi, yaşanan ekonomik zorluklar ve sosyal yaşamın gittikçe bireyselleşmesi insan psikolojisinde onarılması güç harabiyetler oluşturuyor.

400-500 öncesine kadar koca bir köy olan dünya gittikçe insanları, gökyüzünü göremeyen, toprağı hissedemeyen, yeşile dokunamayan küçücük evlere mahkûm ediyor.

Sentetik ürünlerden kurulu evler, soğuk renkli mobilyalar, yün ve pamuktan yoksun giysiler ve tüm evleri kuşatan elektronik ağlar insanların tüm duyularını köreltiyor.

Karşı bloktan ötesini göremeyenler için gökyüzünün huzur veren mavisi grileşiyor artık.

Kapısını açtığı anda güneşi selamlayan köy insanların bu standardı için milyon dolarlar dökmek gerekiyor kentlerde.

Görmenin yanında işitme duyumuz da şehir hayatının olumsuzluklarından nasibini alıyor.

Doğanın sesiyle huzur bulan ruhların sükûneti yok artık.

Sesle insanların tedavi edildiği dönem sesle insanların çıldırdığı bir döneme evriliyor.

Kentlerde gündüz hayatıyla birleşen gece hayatları nedeniyle insanlar 24 saat gürültüye maruz bırakılıyor.

Bunun yanı sıra binbir türlü eşsiz kokunun içinde büyüyen, doğanın kokusuyla hayal dünyası ve ruhu zenginleşen köylünün şansı da yok metropol sakinlerinde.

Doğanın bedava kokuları binlerce liralık parfüm şişelerinde sunuluyor şehir insanına.

Üstelik doğadan ve doğaldan koparak yapay kimyasallarla bu ihtiyacın giderilmesi imkânsızken.

Koku duyusuyla birlikte görev alan tat duyusu da gittikçe işlevini kaybediyor.

Yaratılan binlerce tat için özelleşmiş diller, fabrikasyon gıdalar yüzünden yalnızca konuşuyor artık.

Yapay tatlandırıcılara karşı geliştirdikleri bağımlılık sebebiyle aileler doğal besinlere karşı ikna edemiyor çocuklarını.

Soğuğu, sıcağı, taşı, toprağı, rüzgârı, yağmuru hissedemeyen tenlerimiz doğaya ve doğala temas edemiyor maalesef.

Hâlbuki duyuların doğayla temasını kısıtlamak insanın hayatla bağını da zayıflatıyor.

Yediğinden, içtiğinden, giydiğinden, gördüğünden zevk almayan insanların sayısı gün geçtikçe artıyor.

Görme ve işitme duyuları başta olmak üzere tüm duyularını aktif kullanamayan insanların sağlıklı bir psikoloji inşa etmeleri de güçleşiyor.

Çözüm için;

Ya şehirleri doğala ve doğaya uygun dizayn etmeliyiz ya da insanları doğaya dönüşe özendirmeliyiz.

Belki de geçmişteki gibi duyularıyla var olan insanlardır o güzel insanlar.